UZAKTAN SİYAH GÖRÜNÜYORDU SARAY/İRAN


İran. Uzaktan bakınca camı, penceresi, kapısı kapalı, hatta siyah görünen, çok büyük bir ülke, içi görünmeyen bir saray. Saray, kat kat göğe mi yükseliyor yoksa yerin altına mı iniyor? Belki de her şey aynı katta? Kaç odası var? Gezdikçe anlıyorum ki, bu sarayın bütününü kavramak çok zor; oda oda geziliyor. Bu saray, çok eski, ama içine girince hiç de çok eski gibi görünmüyor; her yanı sanki hala yaşıyor…Odalarına hem günün ışığı hem karanlığın gölgesi vuran bir saray…

 

İlk odanın kapısını aralıyorum. Yüksek bir kapı, ahşaptan yapılmış,yıpranmış. Karanlık. Ortada kocaman bir ateş yanıyor.  İlk ateş, bundan 3000 yıl kadar önce yanmaya başlamış, ve halen yanmaya devam ediyor. Ateşkadeh. Yezd. Zerdüştlük ateşinin korunduğu yer.  Zerdüştlük, dünyanın ilk tek Tanrılı dinlerinden. Halk dilinde anlamı “yaşayan yıldız”. Ahura Mazda (“Bilge Adam”). Zerdüştlüğün temelinde “iyi ve kötü”nün çatışması var. Duvarda büyük, mavi bir kuş ilişiyor gözüme: Fravahar. Dikkatli bakınca, bunun bir insan-kuş olduğunu anlıyorum. Zerdüştlüğün simgesi. Kafası, aklı, bilgeliği simgeliyor. Kanatları ise üç katmandan oluşuyor:” Doğru düşünme, doğru konuşma ve doğru davranma”. Kuyruk kötü düşünceyi simgeliyor; kanatlar yeterince güçlü olmazsa, kuyruk insanı aşağı çekebilir. Fravahar’ın elindeki çember iyiliği, belindeki kemer ise iyilik ve kötülüğün birleşimini anlatıyor. Sol tarafa doğru olan baston iyiliğe doğru adım atmayı, diğeri ise gerilemeyi simgeliyor. Fravahar’ın elinde bir de yüzük var, bir söz yüzüğü; Tanrı’ya verilen sözün simgesi. Zerdüştlükte, günde beş kez ibadet ediliyor Tanrı’ya, ancak sadece elleri açıp dua ederek.  Bu ibadetin herhangi bir ışık kaynağına  doğru yapılması gerekiyor. Zerdüştlükte, hava, su, toprak ve ateş elementleri çok değerli.  Bu nedenle, ölülerini “Sessizlik Kuleleri” denen, şehrin dışında ve yüksek tepeler üzerine bırakıyorlar, özellikle yırtıcı kuşların yemesi ve doğal döngünün içinde kalmaları için. Gömüp toprağın kirlenmesini, yakıp havanın kirlenmesini, denize atıp denizen kirlenmesini istemiyorlar. “Şehriyar” denen, şehir hizmetlerine hizmet eden, bu hizmeti, ölüleri Sessizlik Kuleleri’ne taşımak şeklinde gerçekleştirmiş, halen yaşamakta olan son kişiyle de tanışıyoruz. Bu gelenek, 1960’larda, modern şehir yaşamına uymadığı gerekçesiyle Şah rejimi tarafından kaldırılmış.

 

Odadan çıkarken, tok bir erkek sesi çarpıyor kulaklarıma.  Bu Şehriyar’ın kendi sesinden “Heyder Baba’ya Selam” şiiri.  Şiir Azeri Türkçesi’yle yazılmış, çoğunu anlamıyorum, ama kelime ve mısra sonlarındaki müziksi tonlama beni alıp götürüyor:

Heyder Baba, kehliklerin uçanda,

Göl dibinden dovşan kalkıb, kaçanda,

Bahçaların çiçeklenib açanda,

Bizden de bir mümkün olsa, yâd ele,

Açılmayan ürekleri şâd ele.


Kafam karmakarışık; her şey köklenmiş bu ülkede. Bu kez, heybetli bir kapıya yöneliyorum. Seslerden içeride bir çok insan olduğunu anlıyorum. Kapıdan içeri kafamı uzatıyorum. Herkes heyecanlı. Başımı kaldırıyorum ve Kiros’la karşılaşıyorum. Kiros, bundan 2500 yıl önce yaşamış. İran’da, herhangi bir şeyin 2500 yıllık olması, bir süre sonra kanıksadığım bir olguya dönüşüyor. Odanın, eskimiş ve tozlu olmasını beklerken, son derece canlı ve bakımlı olduğunu görüyorum. Odaya giren, daha doğrusu girmeye çalışan bir sürü insan var. 29.Ekim, meğerse Kiros’un doğumgünüymüş. İran’da ilk yerleşim, aslında, İ.Ö 4000 yıllarında, İsfahan civarında oluşmaya başlamış.  Ancak, İ.Ö 550’li yıllarda, Kiros,  Parslar, Medler ve Partlardan oluşan üç Aryan topluluğu birleştirmiş, kendisi Pars  (Pers) olduğu için de krallığa Pars İmparatorluğu adını vermiş.  Kiros’un, tarihte ilk “İnsan Hakları Bildirgesi”ni yayınlayan kişi olduğuna inanılıyor.  Kiros, imparatorluğunu kurduğunda, halkların kardeşliklerinin, özgürlüklerinin ve mutluluklarının öncelikli olması gerektiğini vurgulayan bir bildirge yayınlamış.  İranlılar için bu büyük bir önem taşıyor.  Her ne kadar Büyük İskender, Pasargad’da Kiros’un inşa ettirdiği üç sarayı yıkmış olsa da, ona olan saygısından mezarına dokunmamış.  Pasargad’ı ziyaretimiz tam 29. Ekim’e denk geliyor ve halkın akın akın Pasargad’a ulaşma ve içeri girme çabasına tanıklık ediyoruz. Polis ise, özgürlüğü ve eşitliği destekleyen bu “Gezi” hareketini engelleme peşinde. Böyle aydınlık bir hükümdarın mezarının girişinde İ.S 1979 yılında İran Devrimi’ni yapmış Ayetullah Humeyni’nin sözleri yer alıyor koca koca.” Bütün dünya bilmelidir ki, İran’ın ve tüm Müslümanların sorunlarını kaynağı dış güçler, özellikle de ABD’dir. Müslümanlar, dış güçlerden, özellikle de ABD’den nefret eder.”

 

Güç. Güçlünün hakimiyeti…Diğer odaya geçmeden biraz bahçelerde gezinmek istiyorum. Kuşların şakıması, suların sesi, güneş, serinlik, huzur. Şiraz, İrem Bağları…Serviler, güller, Mecnun ya da ağlayan söğüt ağacı… Kesişimler ve dört sayısı. Dört yön, dört mevsim, dört element…”Pardis”. Cennet demek. “Paradise” kelimesi, kökenini buradan alıyor.

Bu kez de devasa, mermer bir girişin önündeyim. “Tüm Milletler Kapısı”. Yaklaşıyorum. İçerde büyük bir Newruz kutlaması. Yeniliyor, içiliyor, müzikler, danslar. Persepolis. “Perslerin Şehri”.Taht-ı Cemşid.  Rahmet Dağı’nın eteklerine kurulmuş. 111 basamaklı merdiveni küçük adımlarla çıkmak zorundayım, çünkü basamaklar alçak ve geniş. Tüm Milletler Kapısı’ndan girince 130.000 metrekarelik, yani 18 futbol sahası büyüklüğünde bir alan çıkıyor karşıma; dağın etekleri bu alanı oluşturmak üzere kazılmış. Burası, İ.Ö. 500’de, Akamenidlerin Kralı 1. Darius tarafından kurulmuş. 1. Darius kendisine “Kralların Kralı, Ülkelerin Kralı, bu büyük Dünyadaki Kral” diye hitap edilmesini istermiş.  21. Mart’ta kutlanan Newruz, yani baharın gelişi, Persepolis’te, yakında yaşayan tüm toplulukların temsilcileriyle birlikte kutlanırmış.  O dönemlerde 28 milletten temsilci geldiğini ve geldikleri yörelere özgü hediyeler getirdiklerini ,duvarlardaki kabartmalardan görüyoruz.  Bu toplantılar 100 sütunlu sarayda yapılırmış. Persepolis, İranlılar için hem kendi tarihleri açısından çok değerli bir simge hem de İranlıların binlerce yıl içinde bilinçaltlarına yerleşmiş olan bir güç ve özgüven anıtı. 1. Darius’tan sonra 1. Serhas (Kserkses) ve  Artakserkses de yeni saraylar eklemişler.

 

Biraz ilerideki odada ise hüzün var; gölgeler daha baskın.  Bu loş ortamın içinde, hoplaya zıplaya giden sakallı bir dede  görüyorum. Bu oda, “İnsan, “Kralların Kralı” da olsa ölümlüdür” diyor sanki. Nakş-ı Rüstem.  Persepolis’te peşpeşe saraylar yaptırmış ve yaptırmamış olan yedi Akamenid kralının mezarları burada. Ama, Nakş-ı Rüstem adının bu krallarla hiç bir ilgisi yok, ilginç bir şekilde. Rüstem, Fars mitolojisinde bir karakter ve Sasanilerin, kayalar üzerindeki kabartmalarda onu tasvir ettikleri düşünülüyor.  Hatta Rüstem’in “Şirinler” çizgi filmindeki “Şirin Baba” için ilham kaynağı olduğu da söyleniyor.

Kafamda Şirinler’in müziği yine koridorlarda dolaşmaya başlıyorum. Bu görkemi algılamak ve sindirmek için biraz zamana ve yalnız kalmaya ihtiyacım var. Batı’nın İran’dan aldığı ne kadar çok şey var. İran, yüzyıllar boyunca, Batı için zarafeti, şıklığı, lüksü, estetiği temsil etmiş. Immanuel Kant 18. Yüzyılda, İran’ın Doğu’nun Parisi olduğunu söylemiş, Şiraz üzümlerinden yapılmış şarapların lezzetinden bahsetmiş. 1979’daki devrimden sonra ise mütevazilik ve tutumluluk çok vurgulanmış; dış görünüş, evler, arabalar, her şeyin ölçülü olması istenmiş. Şahın Tahran’daki devasa sarayı ile Humeyni’nin yaşadığı mütevazı ev karşılaştırılır olmuş. İran, 2500-3000 yıllık tarihi içinde, bir çok değişik imparatorluk ve yönetim biçimi altında yaşamış olsa da, kimi zaman zenginliği ve gücü ile kimi zaman da mütevaziliği ile anılsa da, kültürün sürekliliğini hissetmek mümkün. . Her dönemden eser, büyük bir özenle korunuyor ve en çok da İranlılar tarafından ziyaret ediliyor. İran’da güzel sanatlara büyük önem veriliyor.  Tüm sokaklar, alanlar, parklar  modern heykellerle dolu; yağlıboya tablolar her yerde. İslam’da tasvirin yasak olduğu gibi bir söylem geliyor bir an aklıma; bu söylemin burada bir geçerliliğinin olmadığı kesin.

 

Koridorlarda, odalarda karşılaştığım İranlılar, sakin, dingin, telaşsız; asil bir tavırla süzülüyorlar oradan oraya. Gençler coşkulu, çok gülüyorlar, ama ölçülüler.  Bana tümüyle yabancı bir ortam olmasına rağmen, ilginç bir şekilde kendimi çok güvende hissediyorum. Sanki kimse yabancı olduğumu anlamıyor, anlarsa da ya umursamıyor ya da tanışmaya çalışıyor.  Sarayın bahçeye açılan sütunlu koridorlarında gezerken, minik tezgahlar dikkatimi çekiyor. Buralarda şems taşı ve lapis lazuliden yapılmış takılar, türlü minyatürler, örtüler, halılar, baharatlar, kıyafetler satılıyor.  O sırada bir ezan sesi duyuluyor, satıcı konuşmayı bırakıp dua ediyor, ezana katılıyor.  İbadet etmek para kazanmaktan daha önemli sanki onun için. Satın almam için peşime takılan, ısrar eden satıcılar yok.

 

Rüzgar vuruyor yüzüme.  Sıcak hava bir anda serinliğe dönüşüyor.  Odaların kapılarından girmeye alışmışken, kendimi bu kez bir odanın altında buluyorum. Başımı yukarı kaldırıyorum. Ufak ışık huzmeleriyle bölünmüş bir loşluk. Rüzgar kulesi/Bad-gir. Yezd’deyim.  Evler daha çukur yerlere yapılmış. Rüzgar kuleleri, kare şeklinde, tepelerinde aşağıdaki alanın büyüklüğüne göre bir kaç kanat var. Hava, aşağı iniyor, aşağıdaki suyu ve etrafını serinletiyor ve ısınan hava tekrar yukarı çıkıyor.  Klima sorunu yüzyıllar önce çözülmüş buralarda.  Su sorunu da öyle.  Qanatlar. Bundan binlerce yıl önce, yerin altında oluşturdukları kanal açma sistemleriyle yağmur sularının, dağlardan inen suların toplanıp önce İmam Camii’ne, sonra evlere, sonra tarlalara dağıtılacağı bir sistem kurmuşlar.

 

Karnım acıkıyor gezerken.  Eskiden hamam olarak kullanılmış, kapısında artık lokanta olarak kullanıldığını gösteren bir yere giriyorum.  Mavi, turkuaz ve beyaz fayanslar.  “Aş” istiyorum.  Nebat ve tahıl karışımı, kıvamlı çorba. Sonra da safranlı pilav. Yanına gerdan mı, kebap mı yoksa abguşt mu istesem? Aş ve pilav beni doyuruyor.  Yola devam etmek gerek, bu saray gerçekten çok büyük.

 

Turkuaz, mavi, lacivert, sarı, yeşil fayanslardan oluşan bir kapı.  Üstünde altın rengi bir kubbe ve iki minare.  Kubbe, insan kafasını, iki kubbe de dua etmek için iki yana açılmış elleri anlatıyor. Kusursuz bir görüntü. Kapının üstü göğe doğru uzanıyor. Tanrı’ya ulaşmak… Bu kapıdan içeri doğru çekiliyorum; içeride beni neyin beklediğini mutlaka görmek istiyorum. İki din adamı içeri gelenlere tatlı ikram ediyorlar, erkekler almak istediğinde ise “Ladies first” diyorlar. Güzel bir jest, ancak yine de İran’da kadın olma isteği uyandırmıyor içimde.  Başım sürekli yukarılarda.  Minarelerin üzerindeki fayans işçiliğini, duvarlar üzerindeki her milimetrekaresi ayrı bir zevkle yapılmış fayansları, sütunların dizilimleri ile ortaya çıkan görsel oyunları izlemeye doyamıyorum.  Sarı tuğlalar ve mozaikler… Tuğlaların çıkıntılı dizilimiyle ortaya çıkan geometrik desenler…Sarı toprak, baki hayatı; mavi, sonsuzluğu ve cenneti, yeşil ise Allah’ın bereketini anlatıyor.

 

İran’ın %90’ı Şii; Şii, taraftar, Şia ise taraftarlık anlamına geliyor. Bu inanışta, Hz. Muhammed’den sonra halifelik makamını alması gereken kişi, damadı Hz. Ali ve onun soyundan gelen kişiler. Şiiliğin bir çok kolu var; İran’da “12 İmam” anlayışı kabul ediliyor. Şiilikte “İmam” hem devleti yönetiyor hem de dini liderlik görevini sürdürüyor; her imam kendinden sonra gelecek imamı belirliyor. 12 İmam’ın yeryüzündeki temsili Şii uleması, yani “Ayetullah” olarak adlandırılıyor.

 

İslamın İran’da yaygınlaşması da çok yavaş ve sakin olmuş. 637’de Sasani Kralı III. Yezdigird, Araplarla girdiği savaşı kaybetmiş ve kaçmış.  Bundan sonrasında Arap komutanların İran’a girişine bir engel kalmamış. Araplar da, kendilerini güçle değil anlaşmayla kabul ettirmeye karar vermişler ve İran’daki yerel yöneticilerin kalmasına izin vermişler. Bu arada kendileri de ufak yerleşim birimleri oluşturmaya başlamışlar. Müslüman olmayanlardan yüksek oranda vergi topladıkları için de herkesi Müslümanlaştırmak için fazla uğraşmamışlar.  Bu arada, Müslümanlar arasında, hilafetin kimde olacağı tartışmaları şiddetlenmiş ve 680 yılında, İmam Hüseyin, Kerbela’da Emeviler tarafından öldürülmüş. Araplar, İran’a yerleşmeye başladıktan 100 sene  sonra bile İran’ın sadece %8’I Müslüman olmuş. Arapların kalıcı olduğunu fark eden İranlılar yavaş yavaş Müslüman olmaya başlamışlar. Bu şekilde yönetimde yer almaları, vergiden kurtulmaları ve ticari kazanımlar elde etmeleri mümkün olmuş. 749’da Abbasiler Halifeliği devralmışlar. 800’lerden sonra İran’da İslam kültürünün parladığı bir dönem başlamış. Bu dönemde Pers-İslam edebiyatı iyice gelişmeye başlamış; yerel yöneticilerin bahçelerinde toplanan şairler yeni formları ve içerikleri deneme olanağı bulmuşlar. Arap alfabesine, g, j, p ve ç harflerini ekleyerek kendi alfabelerini oluşturmuş ve yazmaya başlamışlar. O sırada da İslam, yavaş yavaş bir dünya dini olmaya başlamış. İran başlarda Sünni olmasına rağmen, Safavi Hükümdarı Şah İsmail (1500’ler) zamanında Şiiliğe dönmüş.

 

Kapısından başım yukarıda girdiğim camii, bir İmam/Cuma camii; nüfusu 50.000’in üzerinde olan yerlerde ibadet etmek dışında, halkın toplanması, yargı gibi, tüm toplumsal ihtiyaçlar için kurulan camilere bu isim veriliyormuş. İran, bir İslam Devleti, ancak çok az sayıda cami var ve günde sadece üç kez ezan okunuyor. Minare sözcüğü “nar” yani ateşten geliyormuş. Zerdüştlükten Müslümanlığa geçerken aktarılanları görmemek mümkün değil.

 

Kilise çanlarının sesi çarpıyor birden kulağıma. İran ve kilise çanı.  Sanırım yanlış duydum. Bu, mavili, yeşilli kapının hemen yanında bir başka kubbeli giriş çarpıyor gözüme.  Ancak bu kubbenin üzerinde bir haç var. Jolfa ve Yeni Jolfa’daki kiliseler. Ermeni kiliseleri.  Biri Nahcıvan-Ermenistan sınırında, diğeri Isfahan’da Ermeni mahallesinde.  İran’da bu kiliselerden 320 tane varmış ve hepsi cemaat toplandığı anda kullanılabiliyormuş. Tahran’da Yahudi mahallesi. 25.000 Musevi yaşıyor Tahran’da. Bir Müslüman ülkedeki en yüksek Musevi nüfusmuş; İsrail’e gitmeyi de reddediyorlarmış.

 

Kültür mozaiği dedikleri böyle bir şey olsa gerek diye düşünüyorum, dışarıya çıkıp şair mezarlarının arasında gezerken. İnsanlar, ellerinde şiir kitapları, telefonlarında şiirler, akın akın bu mezarları ziyaret ediyorlar.  Şiraz ‘da Hafız (14.yy) ve Sadi’nin (13.yy) mezarları.  Hafız’ın mezarı o kadar ihtişamlı ki, “Böyle bir mezar, dünya üzerinde değil bir şaire herhangi bir sanatçıya nasip olur mu?” diye geçiyor aklımdan.  Bu mezarı Farah Diba yaptırmış.

Hafız’dan:

Kimsede dostluk ve arkadaşlık göremiyorum.

Dostlara ne oldu?

Ne zaman bitti sevgi?

Dostlara ne oldu?

Âbıhayat karardı.

Ayağı uğurlu Hızır nerede?

Yitirdi rengini gül;

bahar rüzgarlarına ne oldu?

Kimse demiyor,

dostluğun da var bir hakkı hukuku.

Ne geldi haktanırların başına?

Dostlara ne oldu?

Dostların şehriydi bu diyar,

sevgililerin toprağı.

Sevgi nasıl bitti?

Şehriyarlara ne oldu?

 

Şiirin peşine takılıyorum. Yol, sanki sarayın biraz dışına götürüyor beni..  Dağlar, sarp dağlar.  Kıraç, kayalık.  Dağların arasından geçiyorum. Uzakta küçük küçük çadırlar beliriyor. Keçiler, koyunlar.  Sürüklenirken Faraşband tabelasını görüyorum. Zagros Dağları.x Kaşkayılar (Qashqailer).  Göçebe bir topluluk.  Havalar soğuduğu için yukarılardan aşağılara inmişler.  Hayvanlarının yeterli ot yiyebilmesi için de her aile diğerinden epeyce uzakta kuruyor çadırlarını. Kaşkayılar Türk kökenli, bizimle Türkçe konuşmaya çalışıyorlar.  Bizlerin kalması için kocaman, dikdörtgen bir çadır hazırlamışlar keçi kılından. Çay, kuru hurma, daha sonra iç pilav, kazandibi pilav, ayran aşı, tavuk ile ağırlanıyoruz.  Önce erkekler geliyor sohbete, daha sonra evde işlerini bitiren kadınlar ve çocuklar.  Kadınlar ve erkekler bir süre sonra ayrılıp ayrı ayrı sohbet ediyoruz. Nasıl ninniler söylediklerini merak ediyorum.  Önce genç bir anneden daha sonra o ailenin büyüğünden dinliyoruz “Lala”ları; hüzünleniyoruz…Şiir, burada da eteğimizden yakalıyor bizi; cep telefonlarından şiirler okuyor erkekler. Gece, yanyana seriliyor döşekler, açık havada mışıl mışıl uyuyoruz.  Sabah günün ışımasıyla uyanıyoruz.  Biraz dolanıyoruz etrafta, sonra kahvaltıya oturuyoruz.  Taptaze keçi peyniri, sacda ekmek, bal ve ceviz…Sıcacık kucaklaşmalarla, tadı damağımızda kalarak  ayrılıyoruz yanlarından.

 

Sanki bir rüyanın içinden aniden, sarayın avlusuna düşüyorum yeniden. Öylesine giriyorum bir kapıdan içeri.  Epeyce yorgunum. Sessizlik. İnsanlar bir tahtanın başına oturmuşlar. Gözleri taşlarda, oyuna odaklanmışlar, bir sonraki hamlelerini planlıyorlar.  Burası satranç odası. Satrancın, Hindistan’da ortaya çıktığı, ancak İran’da sevildiği ve dünyaya da buradan yayıldığı düşünülüyor. Satranç sözcüğü Sanskritçe “Çaturanga”dan geliyormuş; bu sözcük Farsçada “Çatrang”a dönüşmüş.

 

Kadınlar, kadınlar…Girdiğim her odada, koridorlarda, avlularda, dağlarda… Siyah çarşaflı olanlar da var, başını renkli bir örtüyle bir parça örten de. Gerçekten güzeller, sıcaklar ve çok zarifler.  Kadın nerede olsa kadın; güzel görünmek önemli.  Estetik ameliyatlar çok yaygınlaşmıış. Kaşlar kaldırılıyor ve kalınlaştırılıyor, burun inceltiliyor ve dudaklar kalınlaştırılıyor, sonra da hepsi makyajla katman katman örtülüyor. Rıza Şah, 1936’da çarşafı yasaklamış; yolda çarşafla yürüyen kadınların çarşafları zorla çıkarttırılmış. Muhammed Rıza Pehlevi, halktan gelen tepkiler sonucunda, çarşafa yeniden izin vermiş. 1979 İslam Devrimi’inden sonra örtünmek mecburi olmuş. Şu anda İran’da şeriat hüküm sürdüğü için, kadınların şahitlik etme, miras edinme gibi hukuki hakları erkeklere göre çok daha kısıtlı.  1979’daki İslam Devrimi, öngörülmedik bir biçimde kadınların eğitim görme oranlarını ciddi şekilde arttırmış; sadece kızlardan oluşan sınıflara kızlarını göndermeye razı olmuş babalar.  Şu anda, İran’da kadınlar her alanda çalışıyorlar; hayatın her alanında varlar. Devlet, Batı’yla ilişkilerini biraz geliştirmeye karar verince de, tıp, hukuk gibi alanlarda işgücüne olan ihtiyaç artmış ve kadınlar da istihdam edilmeye başlanmış. Ancak, devletin koyduğu kısıtlamalar çerçevesinde…İranlı kadınların pes etmeye pek niyeti yok gibi gözüküyor. 2003 yılında İran’daki kadın ve çocuk hakları için yaptığı çalışmalar nedeniyle Nobel Barış Ödülü’nü alan Şirin Ebadi, buna bir örnek.  Kitabı okunmaya değer. 

 

Nereden geldiğimiz soruluyor sürekli. Kadınlar bu konuda daha rahat sanki.  Hava kararmaya başlıyor.  Yolda büyük erkek grupları.  Kendilerinden geçmiş bir halde ilahiler söylüyorlar. Çoğu siyah giyinmiş. Ellerinde büyük meşaleler.  Bazıları nakhl’ı taşıyor.  Bazıları ise ellerinde zincirler, sopalar, omuzlarına vuruyorlar. Kendi içine çeken bir enerji.  Gözlerimiz yerinden uğramış, ağzımız açık, hayranlık ve şaşkınlık içinde biraz da ürkerek seyrediyorum yürüyenleri.  Onlarsa usulca gülümsüyorlar.  Muharrem Ayı. İmam Hüseyin, tüm Kerbela şehitleri ve Körfez savaşlarında kaybettikleri vatandaşlar için ilahiler ve anma törenleri düzenleniyor.  Camilerin içinde kadınlar ve erkekler için ayrı törenler  var.  Camilerin önünden yiyecekler, içecekler dağıtılıyor.

 

Sarayın değişik yerlerinde Coca Cola ve Pepsi reklamları. Hani İran’a ambargo uygulanıyordu ve İran deyim yerindeyse, “kendi yağıyla kavruluyor”du?.  Muhammed Ali Clay, bir aracı şirket kurmuş.  Kendisi Müslüman olduğu için de yeni yönetim onun şirketinden mal almakta bir beis görmemiş.

 

Küçük, dar bir kapı. Ancak içeri giren erkeklerin hepsi kaslı ve yapılı.  O dar kapıdan zar zor sığıyorlar.  Merak etmemek elde değil. Nereye gidiyorlar bu kadar istekli ve kendinden emin bir şekilde?! Taklıyorum peşlerine. Daire şeklinde bir salon, ortasında daire şeklinde bir çukur.  Üstüne eşofmanını giyen oraya iniyor.  Arkada bir müzisyen, hızlı hızlı çalmaya başlıyor elindeki vurmalı çalgıyı. Zurhane. Arap işgali sırasında askerlerin eğitimleri için, özellikle bedenin üst bölümünü çalıştırmak için oluşturulmuş aletler. 

 

Ve,sarayın ana koridorlarından ayrılıp minik bir koridora döndüğümde karşıma çıkan minik bir oda. Yerde yoga matları. Sarayda bir yoga odası. Orada yoga yapmadan gitmek olmaz.  İran ve Yoga. “Bu da anca Hariom’a yakışır.” diyorum!!!

 

Sanırım, artık sarayın çıkış kapısının çok yakınındayım.  Aklıma, Şebnem’in söylediği “Ne Acem ne Frenk” sözü geliyor. Frenk kültürüne karşıtlık oluşturacak kadar hatırı sayılır bir kültür burası, aslında çok da daha zengin. Çok tatlı, çok zeki, çok bilgili rehberimiz Nadire’nin son gece anlattığı fıkra da kulaklarımda: Bir adam ömür boyu çok çalışmış, herkese yardım etmiş ve günü geldiğinde ölmüş. Bu adamı cennete göndermek istemişler.  Adam ise beklerken cehennemden gelen eğlenceli sesleri duymuş, cehennemin kapısından bakınca ise, her şeyin mükemmel olduğunu görmüş.  Ben cehenneme gitmek istiyorum demiş. Herkes adamı vazgeçirmeye çalışmış, ama nafile. Sonunda mecburen razı olup adamı cehenneme göndermişler. Adam cehennemden içeri girdiği gibi dayak yemiş, ateşlere atılmış, aç bırakılmış.  “Ama bana gösterdiğiniz cehennem bu değildi” diye itiraz etmiş. “E, o gördüğün turistler için hazırlanmış tanıtım programıydı” cevabını almış…Sanırım bu “Dışı seni, içi beni yakar” analamına geliyor…

 


Paylaş







Beni ararsan...
Hakkımda


Üsküdar Amerikan Kız Lisesi’nde henüz çocuk sayılabilecek bir yaşta iken insanların duygu, düşünce ve davranışlarının ‘neden’lerini merak edip üniversitede psikoloji okumaya karar vermiştim. Bu merakım lise yılları boyunca da hiç değişmediği için Boğaziçi Üniversitesi’nde Psikoloji Bölümü’nde buldum kendimi. Üniversite yıllarında ise ‘insan psikolojisi’nin nasıl oluştuğunu merak edip çocukluk ve gençlik dönemini merak ettim bu kez de. Yüksek Lisansımı yine aynı üniversitenin Klinik Psikoloji Bölümü’nde, ancak ağırlıklı olarak çocuk ve gençlere yönelik çalışmalarla bitirdim. O günden bu güne tam 30 yıl geçmiş. Konu insan olduğu için de çözülecek şeylerin sayısı hala çözülmüş olanlardan çok çok fazla, kısacası ‘işim’ ilginçliğini hiç kaybetmiyor.

İş düzenimi oturtup kızımı da iyice büyüttükten sonra babamdan miras kalan seyahat etme dürtüsü kendini yavaş yavaş hissettirmeye başladı. Yeni yerler görmek, ama en az onun kadar önemlisi farklı kültür ve coğrafyalardaki insanların, insanlığın temel meselelerine nasıl yaklaştığını, nasıl çözümler ürettiğini anlamaya çalışmak benim için çok heyecan verici. Doğum, evlilik, çocuk yetiştirme, coğrafi koşullarla baş etme, ölüm törenleri, yaş dönemi geçişleri, bayramlar, inanışlar… Tarih…Ve tabii ki doğa!!! Henüz yolun başında sayılırım, daha gidilecek öyle çok yol var ki!!! Gittiğim her yerde aklımı başımdan almak üzere beni bekleyen her şeye sonsuz bir minnet duyuyorum.

İçe yolculuk… Dışa yolculuk… Dışın içinde içe yolculuk… Ev sahipleri…

Bir gün herkesin birbirine değebilmesi dileğiyle…

Şeniz Pamuk


ARA
Copyright © 2019 Beni ararsan... is proudly powered by Piernet