YEŞİL VE SONSUZLUK: KELTLER/İSKOÇYA VE İRLANDA


  

YEŞİL VE SONSUZLUK:

KELTLER / İSKOÇYA VE İRLANDA

Sonsuzluğun rengi yeşil midir? Göz alabildiğine bir yeşillik. Tepeler, çayırlar, nehirler, dereler, adacıklar, tarlalar… Yeşil… İlkbaharın rengi. Gençliğin, umudun, sevincin, sevginin, huzurun, bereketin rengi.

Yeşil hep yeşil miymiş bu topraklarda? Bu adaların masalı olabilir mi? Yeşil gri kadar kırmızı kadar siyah kadar somut bu adalarda. Peri masallarına pek yer yok.

İskoçya ve İrlanda ilk bakışta sadece huzurun eş anlamlarıymış gibi görünüyorlar. Yeşil perde açılıyor, arkasına sıkışmaya çalışan savaşlar, işgaller, mücadeleler, açlıklar suratına çarpıveriyor insanın. Yeşil ve grinin savaşı hiç bitememiş…Yeşile vuran gri yağmur damlaları havai fişek gibi patlıyor, kimi zaman içinden güneş geçiyor gökkuşağına dönüşüyor kimi zaman kırmızıya kimi zaman da daha yoğun bir griye.

Tıpkı Triskele/Triskelion sembolündekigibi hep sonsuzluğa doğru giden bir hareket, bir döngü olmuş bu topraklarda. Triskele, bir Kelt sembolü. İnsanlığın ilerleyişi ve rekabeti, yaşamın döngüsü. Üç’lü çıkıntılar ise “ruh-zihin-beden”, “geçmiş-şimdi-gelecek”, “sıradışı dünya-fani dünya-ilahi dünya” anlamlarına geliyor. Triskele, yani sonsuzluk sembolü, kısaca, “irfana ulaşma çabasıyla ilerleyiş” olarak tanımlanabilir. İskoçya ve İrlanda topraklarının öykülerini en doğru şekilde anlatan sembol de bu olsa gerek.

Triskele’ye eşlik eden birisi var bu topraklarda. “Yeşil Adam”… Nereden karşınıza çıkacağını kestiremediğiniz, size yaşamı beklerken ölümü, ölümü beklerken yaşamı getiren bir Yeşil Adam! Yeşil Adam’ın pagan kökenli olduğu düşünülüyor, ancak kendisi gibi tarihi de “sonsuz”, başı sonu belli değil. Avrupa’dan Hindistan’a kadar bir çok kültürde bir görünüp bir kayboluyor, saklambaç oynuyor bizimle. Yeşil Adam’ın simgelediği kavramlara ve inanışlara, neredeyse tüm coğrafyalarda rastlamak mümkün. Yeşil Adam, yaprakların, dalların arasından bakan bir erkek yüzü. Saçları, sakalları yapraklardan, yeşilliklerden oluşmuş ve bedeni yok. Yeşil Adam, ölümdeki yaşamı ve yaşamdaki ölümü simgeleyen, hasatta ölen ve baharda yeniden doğan bir “bitki-tanrı” olabilir.  Yaşamı ve bereketi simgeleyen tanrı-kahramanın şiddete maruz kalarak ölmesi, bedeninin parçalanması ve sonra yeniden dirilmesi/doğması, bir çok mitolojide, halk destanında yer alan bir tema. Yeşil Adam’ın Kelt bereket törenleriyle de bağlantısı bulunuyor. Yeşil Adam ile ilgili sözlü ve yazılı kaynak pek yok; daha çok görsel bir imge. İskoçya’da, Rosslyn Şapeli’nde 110 adet Yeşil Adam figürü var ve bu figürler mevsim dönüşlerini simgeliyorlar. Bitkilerin, yeşilin ruhu… Yeşil Adam mı bizimle saklambaç oynuyor biz mi onunla?  Onu yakalamak mümkün mü? Triskele döner… Yeşil Adam belirir… 

Keltler denince, akla ilk gelen yerler İskoçya ve İrlanda. Keltler, ilk olarak MÖ 500-600 yıllarında Yunanlı tarihçilerin kayıtlarında ortaya çıkıyorlar. Keltler’i tam olarak anlatmakta tüm tarihçiler zorlanıyorlar. Ancak tarihçilerin Keltlerle ilgili hemfikir oldukları bazı noktalar var: Keltlerin kendilerine özgü bir dil konuştukları, bir çok yararlı alet icat ettikleri, “Druid” denen çok özel bir rahip sınıfına sahip oldukları ve savaştıkları. Bu adalarda tüm zemin taşları kocaman bir sis bulutunun içinden fırlayıp sahneye çıkmış gibiler…

Aslında Kelt dilinden ziyade dillerinden bahsetmek mümkün; bugünün Galce, Brötanca, İrlanda ve İskoç Galcesi. Bu dillerin 5000 yıl önce gelişmeye başladığı düşünülüyor. Bu diller, uzun bir dönem uykuya yatmış olsalar da  bugün yeniden canlanmaya ve kullanılmaya başlanmışlar. “Upsi= I hope so”! Uyuyan uyanmıştır ve Triskele dönmektedir…

Yağmurların hiç mi hiç dinmediği bir ada üzerinde yaşamak insanın yaratıcı olmasını ve başının çaresine bakmasını zorunlu kılıyor. Bu topraklarda hayatta ve ayakta kalabilme zorunluluğu burada yaşayan insanları hep savaşçı ve uyanık yapmış. Yeşil Adam yaşamı desteklemiş yine. Fıçı, bazı tip gemiler, örme zırh, lejyoner başlıkları, tekerlekli pulluk Keltlerin icat ettiği ve Romalıların benimseyip dünyaya yaydıkları buluşlara bir kaç örnek. Bu topraklarda yaşayan toplulukların doğaya ve birbirlerine karşı verdikleri mücadele hiç bitmemiş.  Bu etkileşim İskoçları daha çözüm odaklı İrlandalıları ise daha aykırı, gururlu ve sanatçı yapmış.

Ekose kumaşlar, izleri 12.yüzyıla dayanan. O dönemde bir şefin etrafında toplanmış halde yaşayan klanların bu kareli kumaşları kullandıkları biliniyor. Her klanın kendine ait bir deseni var: MacDonald’lar, MacKenzie’ler, Fraser’lar… Kumaş desenleri de köşeli, kullanışlı, çiçekler, uçuşan desenler yok üzerlerinde. Kumaşı sarın, alanine savunmak için savaşa git!  Kareli kumaşa “tartan”, bugün bildiğimiz şekliyle kıyafetlere de “kilt” deniyor.

İskoçya’dan dünyaya yayılan buluşlar, şükran ve hayranlık uyandırıyor insanda. 1700’lerden sonra bu topraklardan dünyaya neler yayılmamış ki!! Ampul, Napier logaritma tablosu, hava basılmış lastik, buhar makinesi, bisiklet, renkli fotoğraf, antiseptic, termos, telefon, penisilin, radar, televizör(görüntü aktarımı), dolma kalem, asfalt yollar, golf sopası, ultrason, klonlama (Dolly). İngiltere Merkez Bankası ve BBC de İskoçlar tarafından kurulmuş. Ekonominin önde gelen fikir babalarından Adam Smith’in ve bilimsel düşüncenin, sorgulamanın dogmatizme karşı zafer kazanmasının öncülerinden olan David Hume’un İskoç olmalarının da bunda belki bir payı vardır, kim bilir??? Bir doğa bir insan kazanır, hem doğa hem insan kazanır ve Triskele döner…

İrlanda ise düşünürleri, azizleri ve edebiyatçıları ile insan zihninin ve ruhunun nerelere ulaşabileceğini simgeliyor. İrlanda/Dublin ve edebiyat…Jonathan Swift. Bram Stoker. Oscar Wilde. William Butler Yeats. James Joyce. George Bernard Shaw. Sean O’Casey. Samuel Beckett. Brendan Behan. Roddy Doyle. Maeve Binchy. Dublin, üç Nobel ödüllü yazar çıkarmış olan tek şehir: William Butler Yeats (1923), George Bernard Shaw (1925), Samuel Beckett (1969). Belfast’lı Seamus Heaney de 1995’te alıyor ödülü. Yeşil Adam, dahierin beyninden gülümsemektedir…

Ne de Hoş Bu Tutsaklık

 

Ne de hoş bu tutsaklık

Ki gönlüm, can evim pek memnun -

Uysal kollar kur yapar bana yumuşayayım diye

Ve kur yapar alıkoymak için beni orada.

Ah, her daim tutsalar keşke beni orada,

Sevinçle kalırdım bir tutsak olarak.

 

Ey sevgili, aşkın titrettiği kolların

İlmiği birlikte atılmış,

Korkunun bize hiç zarar veremeyeceği

O gece ayartıyor beni;

Ne ki müphem uyku uykuyla evli

Ruhun ruhla hapis yattığı yerde.

 

 

James Joyce

Türkçe’ye çeviren: İsmail Aksoy

“Chamber Music”den (1907)   

Kedi ve Ay

 

Kedi gezindi orada burada

Ve topaç gibi döndü ay aynı,

Ve ayın en yakın akrabası sünen kedi,

Dikti yukarıya bakışlarını.

Kendi gibi gezgin ve yaslı olduğundan

Kara Minnoş ayı dikkatle süzdü,

Gökyüzündeki saf soğuk ışık

Hayvanî kanını üzdü.

Narin ayaklarını gerdirerek

Koşuyor çimenlikte Minnoş.

Dans eder misin, Minnoş, dans eder misin?

Ne var ki dansa davetten daha hoş,

Buluştuğu vakit iki yakın akraba?

Ay öğrenir hem muhtemelen

Yeni bir dönüş şekli

Bıkmıştır kibar stilden.

Çimenler arasında Minnoş uzanır

Mehtaplı bir yöreden bir yöreye,

Havada kutsal ay

Geçmiştir yeni bir evreye.

Minnoş bilir mi ki gözbebekleri

Değişimden değişime geçecek,

Ve hilalden dolunaya,

Dolunaydan hilale dönüşecek.

Çimenler arasında Minnoş uzanır

Bir başına, saygın ve zeki,

Değişen aya kaldırır

Değişen gözlerini.

 

 

Çeviren: Dr. Osman TUĞLU

 

William Butler Yeats

 

 

 

Kelt rahipler, diğer bir deyişle Druidler. Kelt dünyasında, Kuzey Britanya ve İrlanda, Roma işgallerinden en az etkilenen yerler olduğu için geleneklerini çok daha uzun süre devam ettirebilmişler.  Druidler, Keltler arasında eğitimli sınıfa aitler, ancak kendi aralarında da bir hiyerarşileri var.  Druid ya da Druidess sıfatını alabilmek için 20-25 yıllık bir eğitimden geçmek gerekiyor. Görevleri, Yüce Kral, diğer krallar, soylular ve çiftlik sahiplerinin sorunlarına çözüm bulmak ve gerekirse arabuluculuk yapmak. Bunun yanında, din adamlığı, hakimlik, doktorluk, öğretmenlik, şairlik, astrologluk, büyücülük de yapıyorlar. Hem kendi geliştirdikleri bir alfabeyi hem de Yunan alfabesini kullanıyorlar. Druidler, bilgileri yazmıyorlar, birbirlerine sözlü olarak aktarıyorlar. Bilgileri gizleyebilmek için bir şifreleme teknikleri var ve bu nedenle hala kalan metinler tam olarak çözülememiş. Keltlerin inançlarında çok tanrılılık mevcut; doğada var olan her şey kutsal sayılıyor: Nehirler, ağaçlar, özellikle meşe ağacı, pınarlar…Kelt şamanizmi de dünyadaki kadim öğretilerden; druidlerin Keltik şamanlarının soyundan geldiği düşünülüyor. Kelt şamanizmi de dünya üzerindeki diğer şamanik öğretiler gibi doğadaki her ögenin bir ruhu olduğunu kabul ediyor; üst, orta ve alt dünyaların varlığını benimsiyor. Kelt şamanizmine inananlar bu üç dünyayı birleştiren bir “Dünya Ağacı”na da inanıyorlar. MÖ 55’te Sezar, bu toprakları işgal ettiğinde Druidler Roma’ya bağlanıyorlar. Resmi din Hrıstiyanlık olduğunda da Druidler’in hizmetlerinden rahip ve rahibe olarak yararlanılıyor. Yeşil Adam, Alt, Orta ve Üst Dünya’yı birleştiren ağacın ruhuna gizlenmiştir… Doğa ve sakladığı güçler kalır, insanlar göçer ve Triskele döner…

Hiç bir şeyin olduğu gibi kabul edilmediği topraklar. Zamana karşı bir yarış. Toprağı kaptırmamak, yaşarken yaşam şartlarını iyileştirmek. Ağlamaya, sızlanmaya izin yok, fırsat yok. Duran kaybeder. Sanki hep bir “kötü” olmalı. Sanki hep o “kötü” insanları uyanık ve üretken tutuyor.

Keltlerin savaşçılığı… Keltlerin, 4000 (8000?) yıl kadar önce,Ukrayna’dan yayılan bir topluluk olduğu düşünülüyor. Keltler, Orta Avrupa’dan geçerek Britanya’ya kadar uzanıyorlar. Aynı şekilde doğuya, güneye de yayılıyorlar. Bu topluluk Britanya’da, birbirine rakip klanlar ve kavimler halinde yaşıyor. Keltlerin çok vahşi olduğundan, insan kurban ettiklerinden bahsediliyor. Ancak, kaynaklara göre MÖ 3.-1. yy arasında yaşayan Cermenler ve Romalılar arasında da benzer gelenekler mevcut.

Yeşil Adam şimdi de ölümü tanıştırmaktadır bize. “Bütün zamanlarını savaşlarda geçiriyorlar. Savaşacak birini bulamadıklarında da birbirleriyle savaşıyorlar.” 1500’lerde İskoçlar için söylenmiş!! Her ne kadar Jül Sezar bu topraklara MÖ 55 yılında ayak basmış olsa da, Romalılar, “Kaledonya” olarak isimlendirdikleri bu topraklara, MS 82’de ayak basıyorlar. MS 121’de, ada Hadrian surları, kuzeyden gelen saldırılara karşı korunmak üzere ortadan ikiye bölünüyor. Roma’nın Doğu ve Batı olarak iki İmparatorluğa ayrılması, buradaki güçlerinin zayıflamasına neden oluyor ve MS 400’lerde Romalılar bu toprakları terk ediyorlar. MS 5.yüzyılda, İrlanda’dan göç eden Scotia kabilesi, buraya adını veriyor. 563’te Aziz Columba yine İrlanda’dan gelerek ilk kiliseyi kuruyor; Hrıstiyanlık bu topraklarda hızla yayılıyor ve din bu bölgedeki kabilelerin birleşmesini kolaylaştıran bir etmene dönüşüyor. 890’dan itibaren de bitmek bilmez Viking saldırılarıyla uğraşıyor İskoçyalılar. 1018’de İskoçya, ilk kez bir birleşik krallığa dönüşüyor. İngilizler ve İskoçların savaşları, çok uzun yıllar boyunca, ilk bakışta yeşilden başka hiç bir renge bürünmemiş hissi veren uçsuz bucaksız çayırların üzerinde gerçekleşiyor, çiçek olmayan kırmızılıklar ekleniyor bu yeşilliğe. William Wallace, 1297’de, Stirling’te İngilizlere karşı büyük bir zafer kazanıyor. Ancak I. Edward bunu affetmiyor. 1314’te bu kez Robert the Bruce, İngilizleri yeniyor. İskoçya ve İngiltere arasındaki savaşlar 300 yıl kadar daha sürüyor; yine yeşili kırmızıyla karıştırarak. Daha sonra bir de din boyutu ekleniyor bu çatışmalara. 1517’de Martin Luther’in Almanya’da gerçekleştirdiği reformlarla birlikte Protestanlık bu topraklarda da kabul görmeye başlıyor. 1603’te Mary Steward’ın oğlu 6. James İskoçya Kralı iken, İngiltere’de bir veliaht olmamasından dolayı I. James olarak İngiltere tahtına oturtuluyor!!! Ve 1707’de Birleşme Yasası imzalanıyor. İskoçya’nın politik ve askeri gücü azalmaya başlıyor, daha sonrasında İngiltere’ye bağlanıyorlar. Günümüzde İskoçlar referandumla İngiltere’ye bağlı kalmayı seçtiler; halen İngiltere Parlamentosu İskoç Parlamentosu’nu feshetme hakkına sahip. Triskele artık barıştan yana dönmektedir…

Yakım, yıkım, kan…Bir şehrin, bir ülkenin hafızasından isteseniz de her şeyi kazıyamazsınız. Yeşil Adam, Edinburgh’ta kendini yaşam olarak gösteriyor bu kez; Haymarket, Grassmarket, Lawnmarket eski adlarıyla yaşamaya devam ediyorlar.

Gri kaleler, şatolar, katedraller ve kiliseler ise yeşilliğin arasına serpiştirilmiş. Geçmişte hem yaşama hem ölüme ev sahipliği yapmışlar, bugün ise müze kıyafetinde mütevazı bir şekilde kabul ediyorlar ziyaretçilerini. Edinburgh Kalesi, St. Giles Katedrali, Rosslyn Şapeli,Stirling Kalesi, Edzell Kalesi, Balmoral Şatosu, Urquhart Kalesi, Bunratty Kalesi, St. Patrick Katedrali…Triskele yaşamdan ölüme, ölümden yaşama dönüyor. Burada durulur mu? Yaşamdan yaşama doğru dönülür mü?

İskoçya, yüzyıllar sonunda seçimini İngiltere’ye bağlı kalma yönünde kullanmış olsa da İrlanda bağımsızlık kazanmak için ciddi mücadeleler veriyor.  İrlanda da her türlü acıdan nasibini almış bir ülke. Keltler gelip yerleştikten sonra uzun bir dönem rahat eden halk, MS 3.-5.yüzyıllar arasında Romalılar tarafından getirilen Hrıstiyanlıkla tanışıyor.  Hrıstiyanlığı getirip o coğrafyadaki pagan gelenekleri ile birleştiren kişi de artık adı neredeyse İrlanda’yla özdeşleşmiş olan St. Patrick. 9. Ve 10. yüzyıllarda kuzeyden gelen Viking saldırıları sonucunda ada insanları da kızıl saç ve çillerle tanışıyor!!! 1171’de, 2. Henry ile başlayan İngiliz yönetimi 800 yıl kadar sürüyor. 1297’deki kara humma salgınında ada nüfusunun 1/3’i hayatını kaybediyor…1532’de İngiltere Kralı VIII. Henry’nin Protestanlığı Kabul etmesiyle birlikte İrlanda’nın tarihi kökünden değişiyor; İrlanda Katolik kalmaya devam etmek istiyor.  1641’de başlayan savaşlar sonucunda Protestan-Katolik çatışması İralanda’nın gündemine oturuyor. 18. yüzyıla gelindiğinde Katolikler artık ülkenin sadece %5’ini ellerinde tutuyorlar. Protestanlar otokrasiye karşı gelmek üzere birleşmeye çalışırken Daniel O’Connell da 1823’de Katolikler için eşit haklar elde etmek üzere mücadeleye başlıyor. İrlanda’nın bağımsızlık mücadelesi 20. yüzyılda iyiden iyiye belirginleşiyor. İrlanda tarihinden bahsederken, 1845-51 tarihleri arasında yaşanan büyük açlık döneminden de mutlaka bahsetmek gerekir; bu dönemde üç milyon kişi ya hayatını kaybediyor ya da ülkeden göç etmek zorunda kalıyor. 1916’daki Paskalya Ayaklanması, İrlandalıların İngilizlere karşı mücadelesini simgeleyen tarihe dönüşüyor. 1918’te Sinn Fein’ın yönetimindeki Cumhuriyetçiler, İrlanda’nın bağımsızlığını ilan ediyorlar; İrlanda Gönüllüleri de İrlanda Cumhuriyet Ordusu (IRA)’nu kuruyorlar. 1921’de yapılan anlaşma ile ülke büyük ölçüde bağımsızlığını kazanıyor, ancak bir bölümü İngiltere’nin yönetiminde kalıyor. Bu anlaşma çoğunluk tarafından kabul görse de, kabul etmeyenler de Valera’nın çevresinde toplanıyorlar; bir zamanlar bağımsızlık için omuz omuza savaşan de Valera ve Collins karşı cephelere düşüyorlar. De Valera yeni kurduğu partisiyle 1932’de seçimleri kazanıyor ve 1937’de de anayasayı değiştiriyor. Ülke, 800 yıl sonra 1948’de tam olarak bağımsızlığını ilan ediyor. “Geçici IRA”, 1969-2005 yılları arasında faaliyetlerini sürdürüyor. İrlanda, 1972’de Avrupa Birliği’ne katıldıktan sonra ekonomik durumu giderek iyileşmeye başlıyor. Ancak, Belfast’ta Katolik ve Protestan mahalleleri arasındaki savaşlar 1977’de sağlanan ateşkese kadar devam ediyor.

1000 yıl kadar süren işgaller, baskı ve sömürü, mahveden bir açlık ve büyük göçler…İki bitmeyen ikilem: İrlanda-İngiltere ve Katoliklik-Protestanlık…Öte yandan tüm dünya İrlandalılar’ın çok şanslı olduğuna inanıyor. Bu,1800’lerde İrlanda’dan Amerika’ya göç eden, altın ve gümüş madenlerinde çalışanlar arasında en başarılı olanların İrlandalı olmalarından kaynaklanan bir inanış. Ülke nüfusu tarih boyunca 8.2 milyonu geçmemiş. İrlanda, dünyanın 20. büyük adası ve 120. büyük  ülkesi. Ancak, insanların  gözündeki büyüklüğü bu boyutların kat kat ötesinde. İrlandalılar  da kendilerinin çok özel ve sıradışı olduklarına inanıyorlar. 2015’te, Avrupa’da, 28 ülke arasında en mutlu 8. ülke olmuşlar.

Yeşil Adam nefesini tutmuş, olan biteni izliyor…İnsanlar artık ellerinde olanla yetinebilecekler midir?

Adalar küçük, onlara bakan gözler büyük. Binlerce yıl önce göçülen yerleri daha yaşanılır kılmak için çok uğraşmak gerek. Hava çoğunlukla gri ve ıslak, günler erkenden bitiyor. Gökyüzünde görülemeyen sarı rengi görmek, hissedilemeyen sıcaklığı hissetmek istiyor insan.

Viski ve bira. İskoçya ve İrlanda için viski, “ab-ı hayat/hayat suyu”. Viskinin anlamı gerçekten de “hayat suyu”.  Yeşil Adam’ın yüzünde geniş bir gülümseme… Viski, adalara 14.-15 yüzyılda geliyor ve önceleri sadece tıbbi amaçlarla kullanılıyor. 16.yüzyıldan itibaren ise kullanım yöneticileri endişelendirecek kadar artmaya başlıyor. Devlet, viski üzerinde bir takım denetimler uygulamaya çalışsa da, gizli üretimin (“ayışığı”) önünü hiç bir zaman alamıyor. Viski şehirde yaşayanlar için şarabın yerini köyde yaşayanlar için de sütün yerini alıyor ve daha çok yerel pub’larda tüketiliyor. 1850’lerden itibaren İrlanda’da viskinin yerini bira almaya başlıyor. Bir yüz yıl sonra içki tüketimi bir anda patlama gösteriyor, zira kadınlar da artık pub’lara girmeye başlıyorlar. 1980’lerden sonra ise alkol artık marketlerde bile satıldığı için alkole ulaşmak giderek daha kolaylaşıyor.

Johnny Walker dünyada en bilinen viski markalaraından biri. Johnny Walker bir bakkalmış ve viski satarmış. Öldüğünde dükkanı oğlu devralmış ve gelen denizcilere viskileri bedava olarak verip diğer ülkelere götürmelerini istemiş.  Viski yabancı ülkelerde de çok sevilmiş ve viskiye talep giderek artmaya başlamış.  Böyle olunca akıllı veliaht hem içki için para talep etmiş hem de şişelere etiket yapıştırmaya başlamış. Dikkat de çeksin diye baba Johnny Walker etekli olarak çizilmiş bu etiketlere, oysa kendisi hayatında hiç etek giymemiş!!

İskoç single malt viskileri Lowlander, Highlander, Speyside ve Islay olarak dört ana gruba ayrılıyor. Islay, adalarda üretilen bir çeşit viski: Fıçılar denize bırakılıyor, deniz suyu fıçılardan içeri girebiliyor ve sonucun ne olacağı hiç bir zaman tam olarak bilinmiyor.

İrlanda’danın en meşhur içkisi şüphesiz ki Guinness!! Guinness’in hikayesi1759’da, Arthur Guinness’in Dublin’de kullanılmayan bir bira fabrikasını 9000 yıllığına kiralaması ile başlıyor. 1930’larda Guinness Bira Fabrikası dünyadaki en büyük bira fabrikalarından biri oluyor. Guinness ürettiği biranın yanında çalışanlarına sağladığı iyi çalışma koşulları ve üstlendiği, örneğin evsizlere ev edindirme projesi gibi sosyal sorumluluk projeleri ile de ünlenmiş bir kurum. Bunları da duyunca metal paranın köpüğün üsütünde kaldığı bir ale’ı yudumlamanın zevki ayrı!!!

İyilerle kötülerin mücadelesi değil bu kez öykünün konusu, doğa, politika, din ve insanın mücadelesi. Çimlerin ve koyun yününün yumuşaklığına karşı gri kale taşlarının, metalin gri ve soğukluğunun mücadelesi. Bu masalsızlıktan bol bol kahramanlık öyküsü çıkmış işte!


Paylaş







Beni ararsan...
Hakkımda


Üsküdar Amerikan Kız Lisesi’nde henüz çocuk sayılabilecek bir yaşta iken insanların duygu, düşünce ve davranışlarının ‘neden’lerini merak edip üniversitede psikoloji okumaya karar vermiştim. Bu merakım lise yılları boyunca da hiç değişmediği için Boğaziçi Üniversitesi’nde Psikoloji Bölümü’nde buldum kendimi. Üniversite yıllarında ise ‘insan psikolojisi’nin nasıl oluştuğunu merak edip çocukluk ve gençlik dönemini merak ettim bu kez de. Yüksek Lisansımı yine aynı üniversitenin Klinik Psikoloji Bölümü’nde, ancak ağırlıklı olarak çocuk ve gençlere yönelik çalışmalarla bitirdim. O günden bu güne tam 30 yıl geçmiş. Konu insan olduğu için de çözülecek şeylerin sayısı hala çözülmüş olanlardan çok çok fazla, kısacası ‘işim’ ilginçliğini hiç kaybetmiyor.

İş düzenimi oturtup kızımı da iyice büyüttükten sonra babamdan miras kalan seyahat etme dürtüsü kendini yavaş yavaş hissettirmeye başladı. Yeni yerler görmek, ama en az onun kadar önemlisi farklı kültür ve coğrafyalardaki insanların, insanlığın temel meselelerine nasıl yaklaştığını, nasıl çözümler ürettiğini anlamaya çalışmak benim için çok heyecan verici. Doğum, evlilik, çocuk yetiştirme, coğrafi koşullarla baş etme, ölüm törenleri, yaş dönemi geçişleri, bayramlar, inanışlar… Tarih…Ve tabii ki doğa!!! Henüz yolun başında sayılırım, daha gidilecek öyle çok yol var ki!!! Gittiğim her yerde aklımı başımdan almak üzere beni bekleyen her şeye sonsuz bir minnet duyuyorum.

İçe yolculuk… Dışa yolculuk… Dışın içinde içe yolculuk… Ev sahipleri…

Bir gün herkesin birbirine değebilmesi dileğiyle…

Şeniz Pamuk


ARA
Copyright © 2019 Beni ararsan... is proudly powered by Piernet