DALGA GOA DİNGİNLİK GOA DALGA


DALGA GOA DİNGİNLİK GOA DALGA

Goa. Hindistan’ın batısında, Arap Denizi kıyısında, haritada ancak parmağınızın ucuyla dokunarak gösterebileceğiniz bir eyaletcik. 

Goa coğrafyasının çok önemli bir bölümünü uçsuz bucaksız kumsallar ve deniz oluşturuyor.  Vagator, Ashvem, Mandren, Arambol, Anjuna bu plajlardan sadece bir kaçı.  Hepsinin ortak bir noktası var. Deniz dingin gibi gözükürken aniden çok büyük dalgaların gelmesi ve sizi tepetaklak etmesi ve sizin de tam neye uğradığınızı anlamaya çalıştığınız anda yeni bir dalganın gelmesi ve bunun bir süre sonra keyifli bir oyuna dönüşmesi ve bu dalganın altında kal-üstünden atla-biraz yüz-üstünden bir dalga daha geçsin ritminin insanı kendine bağımlı kılması.

Bu inişli çıkışlı, tahmini mümkün olmayan ritm tüm Goa gezimize damgasını vurdu.

İlk büyük dalgamız vize işlemleri idi.  Sakin, tatlı bir Hindistan gezisi planlarken ve vizeyi de bu bağlamda küçücük bir detay olarak görürken,  bilgisayarda doldurulması gereken başvuru formu ve üzerine yapıştırılması gereken resim (bu noktada kendi adıma konuşuyorumJ), vize başvurusu için alınan tarihler, vize kuyruğunda bekleme, benim vizemin gerçek anlamda son dakikaya kalması, daha Hindistan’a ayak basmadan bizi sarstı.  24. Ocak. 2014 akşamı uçağa bindiğimizde, herkes derin bir nefes almış ve huzuru yakalamış durumdaydı.  Ancak, içimize çektiğimiz derin nefesi daha tam anlamıyla dışarı verememişken, uçakta önümde oturan hanımın yerini değiştirmeyi reddetmesi, üst düzey yetkililerin dahi onu ikna edememesi nedeniyle uçağın kalkamaması ile bize çarpan küçük bir dalgayla bu kez de ufak bir sarsıntı geçirdik.

Uçuşumuz son derece keyifli ve rahattı.  Mumbai’ye indiğimizde bir sıcak şoku yaşadık ve hafifçe sallandık. Türkiye’den ayrıldığımızda hava sıcaklığı 10-12 derece iken, Mumbai’de bir anda 33-34 dereceye çıktı.  Havaalanında, bir cafeye oturduk ve Bora bizi orada ağırlayarak şımarttı.  Daha sonra, Goa’ya uçmak üzere kontuara gidip sıraya girdik.  Ancak grupta bir eksik vardı ve neredeyse tüm havaalanını aramamıza rağmen onu bulamadık.  Yine bir panik dalgası yaşadık, ve kendisinin çok yakında olduğunu farkedince bu dalga da geldi ve geçti. Havaalanında, yapılan bir hatanın düzeltilmesi amacıyla herkesin ayrı odalarda kalacağını öğrendik, bu da bizi tatlı tatlı okşayan bir dalga oldu.

 

Goa’da bizi bir minibüs karşıladı; içine güzelce yerleşip merakla çevreyi incelemeye başladık.  Minibüsün daha otoparktan çıkarken durdurulmasını ve ceza ödemesini önemsemedik bile.  Artık deniz dingindi ve sadece bulunduğumuz yerin tadını çıkarmayı amaçlıyorduk.  Anjuna’daki otelimize doğru yol alırken, daha önce gittiğimiz yerlerle Goa’nın benzerliklerini ve farklılıklarını konuşuyor, buraya has özellikleri saptamaya çalışıyor, Bora’nın bize aldığı hindistan cevizi suyunun tadını çıkarıyorduk.  400 yıldan fazla bir süre bir Portekiz sömürgesi olmuş olan Goa’daki koloniyel tarzdaki görkemli binalar, kiliseler, Hrıstiyan Hintliler, her yerde gezinen inekler, gökte uçan kocaman kartallar, beyaz balıkçıl kuşları, upuzun betonarme köprüler, rikşalar, her yerde ilanı bulunan Lusofonik  (Portekizce konuşan ülkeler demekmiş) Oyunlar 2014 ilanları ilgimizi çekiyor, sürekli yorumlar yapıyorduk. 

 

Otelimiz Casa Anjuna da Portekiz mimarisinin bir örneğiydi ve son derece  hoştu.  Odalarımız bizde hayranlık uyandırmış, herkes yine tatlı bir serinlik hissetmişti.  Akşam hep birlikte gittiğimiz “Saturday Night Market” bizi biraz alabora etmiş olsa da biz o girdabın içinde olmaya dünden razıydık.  Bazılarımız, bu alışveriş denizinden erken çıkmayı tercih ettiler, bazılarımız da boğuşabildiğimiz kadar boğuşmak istedik. Kimimiz de oradaki konseri ve gösterileri izledi.

Birlikte yenilen yemekler, sahil yürüyüşleri, sohbetler, birbirimizi daha yakından tanımak, Bora, Zoltan ve Yasemin’le yoga dersleri arasında, bizi alıveren tek dalga belki de sivrisineklerdi, ama onun için de hemen önlemimizi aldık. Bu dinginlik içinde, daha kuvvetlice gelen heyecan dalgası, hanımların denizde, dalgaların üstünden atlayıp altından çıkarken Hintli erkek grupları tarafından kıskaca alınmalarıydı.  Hint sahil güvenliği de bu konuda önlemini almıştı ve megafonla sürekli uyarılarda bulunuyordu. 

Panjim’e doğru yolculuk, yolda uğradığımız kiliseler, kilisenin içinde oturan ve ibadet eden Hintliler, Panjim’de alışveriş, dönüşte aldıklarımızı birbirimize göstermemiz, “Kaça aldın?” sohbetleri, herkeste görülen tatlı rehavet yine denizen üzerinde sırtüstü yatıp hem denizin serinliğinin hem de güneşin sıcaklığının tadını çıkardığımız anlardı.

 

Sonra dalgalar peşpeşe, büyük büyük gelmeye başladı.  Hastalıklar, öngörülemeyecek bir şekilde gruptan birini seçiyor ve deviriyordu.  Bu dalgalar, sindirim sistemlerini, solunum yollarını, bağışıklık sistemlerini vuruyor ve kimi zaman da çok acımasızca davranıyordu.  Her gün bir veya iki kişi odasından çıkamıyor, hatta hastaneye gitmek zorunda kalıyordu.  Grupça denizin bir üstünde bir altındaydık, tam yüzüyoruz darken yeni bir dalga geliyordu. Bir çok gezimizi eksik kadroyla yapmak zorunda kaldık ya da yolda eksildik.  “Deniz herkese aynı” zannetmemize rağmen, bazılarımız için daha dalgalı olduğunu gördük.

Tsunami tadındaki dalga ise, Arambol plajına giderken minibüsümüzün 20 kadar Hintli (taksi şöförleri olduğunu daha sonradan anladığımız) tarafından sarılması, Bora’nın aşağı indirilmesi, adamların gözü dönmüşlüğünün gerçekten çok ürkütücü olması, Bora’nın sakin tavırlarıyla bu öfkeli güruhu biraz olsun dizginleyebilmesi, minibüsten inmek zorunda kalışımız, minibüsümüzün bir daha hiç geri gelmemek üzere gitmesi ve o gün yolun geri kalanını yürümek durumunda kalışımızdı.  Rus taksi mafyası, Hintli taksi şöförleri ve hükümet arasındaki bir çatışmaya kurban gittiğimizi çok sonra anlayabildik.  Bu koca dalga, geçti belki ama herkesi ciddi şekilde sarstı.

 

Denizin daha az dalgalı kısmında kalanlar Anjuna Pazarı’na gittik, sıcak ve takılar ve giysiler ve çantalar ve örtüler ve baharatlar arasında kaybolduk; yoga ve günbatımı ve dalga sesi meditasyonları yaptık; masaj yaptırdık; her gün başka bir yemek denedik; Ayurvedik danışmanlık aldık; Ashiyana aşramını ve bir yoga otelini gezdik; fotoğraflar çektik; bol bol Kingfisher, zencefil ve masala çayı içtik; “cheese omlet and masala omlet” yedik; kaçak Fenny içip Fenny’den nefret ettik; havuzbaşında keyif yaptık, ben bonk’un ne olduğunu öğrendim(!) ve Şebnem’in muhteşem oğlu Onur’un üniversitedeki son sınavını başarıyla verip mezun olmasını kutladık.

Son gece Prem Joshua konseri ise, herkesin altında kalmak için can atacağı bir dalgaydı.  “Mantra jazz” bizi bizden aldı; ikinci bölümde yedi gün boyunca hiç hoşlanmadığımı sürekli vurguladığım “Goan Trance Music” ile coştuk, koptuk.

Dönüş yolculuğu için Mumbai havaalanında beklerken hepimiz, kırmızı bir tozla, deniz tuzuyla, ayurvedik masaj yağlarıyla, masala ve tütsü kokularıyla ve güneşle kaplanmıştık ve hala denizin üzerinde biraz aşağı biraz yukarı inip çıkıyorduk. 

 

Başta Bora olmak üzere, Yasemin, Banu, Şebnem, Deniz, Serra, Atıler, Seda, Larissa, Yonca, Behice ve Gölgen’e, kısa süreler için bize katılan Zoltan ve Füsun’a, bu keyifli gezi sırasındaki yol arkadaşlıkları için çok teşekkür ediyorum. 

 


Paylaş







Beni ararsan...
Hakkımda


Üsküdar Amerikan Kız Lisesi’nde henüz çocuk sayılabilecek bir yaşta iken insanların duygu, düşünce ve davranışlarının ‘neden’lerini merak edip üniversitede psikoloji okumaya karar vermiştim. Bu merakım lise yılları boyunca da hiç değişmediği için Boğaziçi Üniversitesi’nde Psikoloji Bölümü’nde buldum kendimi. Üniversite yıllarında ise ‘insan psikolojisi’nin nasıl oluştuğunu merak edip çocukluk ve gençlik dönemini merak ettim bu kez de. Yüksek Lisansımı yine aynı üniversitenin Klinik Psikoloji Bölümü’nde, ancak ağırlıklı olarak çocuk ve gençlere yönelik çalışmalarla bitirdim. O günden bu güne tam 30 yıl geçmiş. Konu insan olduğu için de çözülecek şeylerin sayısı hala çözülmüş olanlardan çok çok fazla, kısacası ‘işim’ ilginçliğini hiç kaybetmiyor.

İş düzenimi oturtup kızımı da iyice büyüttükten sonra babamdan miras kalan seyahat etme dürtüsü kendini yavaş yavaş hissettirmeye başladı. Yeni yerler görmek, ama en az onun kadar önemlisi farklı kültür ve coğrafyalardaki insanların, insanlığın temel meselelerine nasıl yaklaştığını, nasıl çözümler ürettiğini anlamaya çalışmak benim için çok heyecan verici. Doğum, evlilik, çocuk yetiştirme, coğrafi koşullarla baş etme, ölüm törenleri, yaş dönemi geçişleri, bayramlar, inanışlar… Tarih…Ve tabii ki doğa!!! Henüz yolun başında sayılırım, daha gidilecek öyle çok yol var ki!!! Gittiğim her yerde aklımı başımdan almak üzere beni bekleyen her şeye sonsuz bir minnet duyuyorum.

İçe yolculuk… Dışa yolculuk… Dışın içinde içe yolculuk… Ev sahipleri…

Bir gün herkesin birbirine değebilmesi dileğiyle…

Şeniz Pamuk


ARA
Copyright © 2019 Beni ararsan... is proudly powered by Piernet